Habab-ı Devr : Şahin Torun

• 8/2/2008 - Franz Kafka: ‘ Bir Şeyden Yoksun... ’ Bir Yüzyılın A

Hayatını, birbiri ardına geçen gün doğumlarını gün batımlarına ekleye ekleye adeta bir mecburiyetmiş gibi yaşayan bir insan için, dünya kesinlikle tahammül edilemez bir yer olur. Böylesi bir dünyada böylesine mecbur edilmiş bir yaşamı sürdürebilmek ise hiç kuşkusuz hem dünyayı hem de yaşamı kişisel bir mesele haline getirir ve insan varlığı er yada geç gitmekle kalmak arasında salınan bir inadın cenderesine sıkışıp kalır…

Bununla beraber dünyasıyla mecburiyetinin o gayrimeşru beraberliğinden doğurduğu inadı ne kadar güçlü olursa olsun fazlaca bir işe yaramaz ve insan ne anasına ne de babasına hayrı dokunmayan yabanıl bir evlat gibi büyüyen bu inatla, başından sonuna kadar gitmek zorunda olduğu hayat çizgisi üzerinde öyle bir noktaya gelir ki, anlamla anlamsızlığın birbirine değdiği bu noktada ise bir anda bütün geriye dönüş umutları tek tek silinir ve kanarlarına çarpıla çarpıla yaşanan dünyanın karanlık odalarında yönünü şaşırmış, çaresiz ve sessiz bir çığlık yankılanır…

‘…Dünyanın acılarından uzak tutabilirsin kendini, böyle yapmakta özgürsün ve senin doğana kalmıştır bu, ama kaçınabileceğin bir acı var ise, işte buda belki bu uzak tutuştur…’
Aslında ulaşılmak istendiği kadar da ulaşılmaması gerekene doğru güçsüz adımlarla yola çıkan bir insanın çığlığıdır bu…
Oysa yolculuk başlamış, geri dönüşü olmayan o meşum noktaya kadar gelinmiş ve gereklilik çemberi tamamlanmıştır.
Öyle doğduğu yada öyle olduğundan olsa gerek, bu insan için artık ne kadar yuvarlatılırsa yuvarlatılsın tamamen kişisel ve köşeli bir dünya söz konusudur.
Kendi ‘Yargı’sını kendisi yapan ama ‘Dava’sını başkalarının yürüttüğü bu adam için bu köşeli dünyanın öteki adı ise ‘Çöl’ dür artık ve kırk yıldır kıvrana kıvrana yaşanan ve gidilemeyesi ‘Kenan’ a varmak için terk edilmesi gereken son topraktır belki de…
Sorun ise sadece ‘Çöl’de yada dile düşen bu çöle içkin acı da değil, dışarıda da bir ‘Kenan’ın olmayışındadır…
Kenarları aşı(n/l)arak dışına çıkılan bu çöl’ün öte tarafında da kala kala sadece bir çöl anlatısı kalmıştır, ki; belki de asıl ‘Kenan’ şeytana hizmetin bedeli olarak, zoraki yaşamdan çalınıp ateşler içinde dile gelen bu yazınsal uğraşın ta kendisidir…

I

İnsan yaşamının ve doğal olanın sanat yapıtının kurgusal gerçeğine dönüştüğü karmaşık anlatısında insana, en ince ayrıntısına kadar ışıklandırılmış fakat içinde yer aldıkları bağlamı karanlıkta bırakan bir dizi resim sunar Kafka.
Sanki de yaşadığı dünya ile kurgusal evreni arasında bir köprü kurmak istemiş gibidir. Bu yüzden de yapıtını ne sadece bir roman, ne sadece bir destan nede eğretilemelerle dolu soyut bir çabanın ürünü olarak değerlendirmek pek kolay değildir.
Herkesin nasıl olupta hissedemediği bir gerçeği görmüş, bunu açık etmek için de ‘…çünkü sana yoksunu olduğun şeyi değil, bir şeyin yoksunu olduğunu göstermek istiyorum…’ diyerek kendine ve yazma eylemine özgün ve tehlikeli bir ihbarcılık kazandırmıştır.
Bunun içinde yaşamaya mecbur edildiği dünyaya benzeyen bir başka dünya yaratmış ve miadının ne zaman dolacağı kestirilemeyen bir zamanın başlıca özelliği durumundaki metafizik duyganlığın tüm inceliklerini de bu dünyaya doldurmuştur.
Kafka’nın gizlendiği gerçek ve tahammülü zor dünyanın cana batan coğrafyasındaki çok sayıda görüntüden oluşturduğu bu kurgusal dünya ise gözlemlenebilir gerçeklikten – asla arkaik yada sonrasız olmayan ama en ileri ölçüde de modern ve anımsanabilir- bir gerçeklikten kaynaklanan sahih bir şiir gibidir…

II

İnsanın elinden kayıp giden ve başına buyruk devinimlerle değişen nesnelerin dünyasıdır Kafka’nın dünyası. Ve bu dünya üzerinde Kafka için belirleyici olan, yoğun görüntü ile özenle betimlenmiş arıntıdan oluşma bir bütün yada insana yazının hışırtılarını algılatan, yoğunlaştırılmış bir düzyazının benzeştiği nesnel ve sezgisel gerçekliğin dolayımsız bir algılanışı, nesneleşen gerçeğin cansız bir araca dönüşmesi ve her iki dünyada da olup biten herşeyin nesne kalıbında donup katılaşmasının açık seçikliğidir.
Adsız ve basamaklı bir dünyadır Kafka’nın dünyası. Ne anlamsız nede saçmadır, yapıtında anlamsız ve saçma olan ise insanın böylesi bir dünyada benliğini yitirerek ‘şey’ kişiliksiz ve garip bir ‘şey’ haline gelmesidir. Birey sonu belirsiz bir savaşımda yenik düşmüş, içinde tikel ve genel bir sorunun acıyla yer aldığı bir toplumu göğüslemiş ve beyhude yere bu toplum içerisinde kendisine bir yer bulup, onu anlamlı bütünlüğü içerisinde yakalamaya çalışmıştır.
Anlamsızlığın Kafka’nın dünyasındaki yeri anlaşılamazlıkla belirlenmiştir
Bu anlaşılamazlıktır ki, ‘Amerika’ dan ‘Dava’ya kadar bütün yapıtının ve asıl derinliği barındıran hikayelerinin anlamıdır aynı zamanda…

III

Kafka’dan önce çoğunlukla bütün boyutlarıyla insan yaşamı, gündelik hayat ve bu hayatla bağlantılı kişiler, kurumlar ve ilişkiler insanın insanla ve toplumla arasında çıkan çatışmaların baş gösterdiği birer olgu olarak ele alınmalarına rağmen Kafka’da bu kişi, toplum ve kurumlar kendi içkinliklerine uygun birer mekanizma gibidir…
Bu mekanizma içerisinde süregelen kalıp davranışlar, kurallar ve yasalarda koyu bir bilinemezliğin gizleriyle sarılıdır. Bilinmeyenin arayışına dönük bir çabanın serimlendiği Kafka’nın bütün eserlerinde kahramanlarının gerçekliği de bu yüzden tartışmalıdır. Kahramanlarını yaşamsal gerçeklik içerisinde adeta ezim ezim ezildikleri halde hiçbir şey anlamadıkları koskoca bir dünya da karakterize eden Kafka bazen de onları gülünç hallere sokarak hem insanlar karşısındaki sorumluluğunu hem de metafizik sorumluluğunu derinden duyan, yaşadığı dünyaya karşı kayıtsız kalmakla kendini kabahatli hale getiren bir doğuştan suçlu ruh’un – büyük ölçüde de kendi ruhunun – savaşını anlatmaktadır.
Kuralları baştan belirlenmiş bir dünya ve yaşam karşısında dondurucu bir ürperişle gerçekleşen bu savaş onun bu katılaşmış dünyanın kasvetli koridorlarında belli belirsiz dolaştırdığı ironik tavrıyla şekillenen ve konuya bağlı olamayan bir neşeyi de içerir.
Daha çok kullandığı kelimelerin apaçık ve pırıl pırıl pırıldamasından kaynaklanan bu neşe de çoğunlukla üzgün ve istihza dolu bir gülümsemeye benzer.
Max Brod’un üzgün bir kalple neşeli bir zihne sahip olduğunu söylediği Kafka bütün bu halleriyle de sanki de iyilik, merhamet, şefkat gibi duyguları acı bir alayla çarpıştırarak biraz da ‘Pascal’lık yapar
İnsanı buruk bir gülümsemenin karanlık ve dönüşü yok labirentlerine götüren bu ironi onun acıklı ile gülünç olanı ustaca birleştirebilen bir başka yönünü de ortaya koyar böylelikle. Yinede onun bu yönü, Deleuze-Guattari’nin şizoanalizi edebiyata uyguladıkları çalışmalarında söyledikleri gibi Kafka’yı epey politik ve bir o kadar da neşeli bir yazar olarak tanımlamaya yetmez. Aksine onun neşesi ‘sosyal makina’nın tekerlerini ve frenlerini kabaca tamir edip, onu aşırı derecede yükleyen bir deneycinin neşesinden çok tekerleri belirsiz bir yöne döndürülmüş ve onun istenci dışında hareket ettirildikten sonra sonra da aniden frenlenmiş bir ‘sosyal makina’ karşısında yüce bir üslup sahibinin dile getirdiği türden bir neşedir.Karanlık ve buz gibi bir neşe…

IV

Vücutları şanlı şerefli ölümlerle ortadan kaldırılsa da, ruhları zafere erişen tragedya kahramanlarının aksine Kafka’nın kahramanları ne vücutlarını nede ruhlarını huzura kavuşturamazlar hiçbir zaman. Hepsi zavallı bir görünüme sahip olan bu alelade insanlar alınyazılarının korkutucu ve şaşırtıcı başkalığı ve ifrat derecesindeki uysallıklarıyla da her nasıl olursa bayağılıktan kurtulabilirler.
Sanki de acıklı ve bilinmeyen bir evrende yaşayan bu başka adamlar tıpkı Bataille’in söylediği gibi ‘yenilen fakat bu yenilgileriyle anlam kazanan’ bir kader le önlerine çıkan bütün bir dünya da alınlarını vura vura yerleşmeye ve anlamsızlaşan bu dünya içerisinde bir uçuş hattı, bir kaçış çizgisi yada bir sızıntı noktası bulmak için en düşük dayanıklılık çizgisinde dururlar…
Prensleri sahneye koyan tragedyada her şey en büyük kötülük hatta ölüm bile soylu iken, Kafka’da böyle bir soyluluğa rastlanmaz. Onun asıl yaptığı bayağı insanların yaşamak, göğüslemek ve yerleşmek zorunda kaldıkları bir dünya da, görülmeye, ilgilenmeye, düşünmeye değer bulunmayan yaşamsal katmanların ve bu katmanların derinliklerinde kımıldayan insanlığın genel halinin zeka açısından gülünç kalp açısından da acıklı taraflarını göstermektir…

V

‘Yazın uğraşı üstünde yoğunlaşmak için en uygun zaman, bencil ve hesapçı ilkenin aşırı güçlendiği zamandır. Çünkü böyle zamanlarda dış yaşamın nesnelerinde bir yığılma gerçekleşir ve bu yığılma, nesneleri insanın doğal yasaların egemenliği altına alabilme yeteneğini aşar.’ Diyor E.Fischer.
Kafka işte tam da böyle bir durumu, nesnelerin insana hayret veren gücünü, insan varlığının nesneleşmiş, yabancılaşmış bir dış dünya ve kendi derinlikleri içine sürülmüş bir ego biçiminde iki parçaya ayrılışını korku ve dehşet içinde yaşadı.
‘Dış saat ile iç saat birbirini tutmuyor’ der Kafka. ‘Dıştaki saat duraklamalarla kendi alışılmış yörüngesinde ilerliyor, iki farklı dünyanın birbirinden ayrılmasından başka ne olabilir ki, ve bunlar ayrılıyor yada birbirinde korkunç bir biçimde kopuyor…’
Yaşadığı hayatın ona sunduğu her şeye karşı yoğun bir memnuniyetsizlik besleyen, henüz memnunken bile memnun olmamayı dileyen ve zamanın ve geleceğin ulaşabileceği bütün olanaklarına başvurarak kendini büyük bir umutsuzluğun kucağına sürükleyen Kafka’nın yapıtı, birbirinden kopan bu iki dünyayı birbirinin önüne açarak gösterebilme çabasıyla da her iki dünya için tam kopma noktasında koparılan bir çığlık gibidir…
Daha 1910 yılında bir dehşetli gözlemden; ‘…gezegenlere doğrultulan teleskopları andıran bir gözlemden…’ söz eder Kafka. İnsanın kendisine yönelttiği böyle bir gözlem karşısında ise ego kendisini hemen hiç bulamaz, ancak kaybeder.
İşte Kafka’nın ‘Şato’dan ‘Dava’ya, ‘Amerika’dan ‘Değişim’e kadar ‘Şeytan’a Hizmet’ olarak değerlendirdiği yazınsal serüveninin özü, bu yitirilişin sonucunda bir alınyazısı olarak insana sunulan dünyayı ve bu dünyayı insanın elinden alarak ona yabancılaştıran bütün olguları anlama ve açıklama çabasıdır…
Fakat yinede bu çaba onun küçük adamının alabildiğine acımasız ve anlamsız bir dünyanın tam ortasında gerçekleştirdiği bir çabadır…
Bu yüzden de onun eseri, Pascal’ın ‘…Bu sonsuz uzayların sesizliği beni dehşete düşürüyor…’ sözüne tamda uygun düşer. ‘İnsan’ der Pascal ‘…kendi mertebesi neresidir, bilmez. Besbelli ki yolunu şaşırmıştır. Düştüğü yeri karanlıklar içerisinde arar durur, ama nafile arar, bulamaz…’
Evet nafile bir arayışın zavallı kahramanları ve onların alınyazısıdır sanki de Kafka’nın yapıtı.
Yoksa Garaudy’nin söylediği gibi, onda İsrail’in son peygamberini arayan dinbilimcilerden, onu kemirici bir karamsarlık içinde yıkılmaya yüz tutmuş bir küçük burjuva ve az çok bir asi olarak gören Marksistlere, Sisyphe’nin akıl almaz çabasına yakın gören varoluşçulardan, Heideger’den apartma bunaltılı varsayımlara, çağdaş Oedipus’ a benzetenlere ve hatta onda bir ince hastalık’ın etkilerini arayan doktorlara kadar çeşitlenen bir yorum bolluğunun indirgemeci yaklaşımlarıyla anlamak mümkün değildir Kafka’yı…
Çünkü bir ölçüde bütün bunları da içermekle beraber, yeryüzünün ve gökyüzünün içinde tek bir dünyayı oluşturduğu özgün bir yaşamın imgesidir Kafka’nın yapıtı.
Belki de bütün sınırları zorlayarak kurduğu bu imgesel bütünle, değiştirilmiş ve dönüştürülmüş dilinin farkına varan bir garip ‘Babil Adamı’dır Kafka…

Ve onun eseri de bir bakıma, kendi alnına yazdığı 20.yüzyılın alınyazısı gibidir…

Kaynakça

  • K.Wagenbach/Özyaşamöyküsü/ K.Şipal / Cem Yay.
  • R. Garaudy /Picasso,S.J.Perse,Kafka/M.H.Doğan/ Payel Yay.
  • M.Kundera/Roman Sanatı/ A.Bora/Can Yay.
  • E.Fischer/Kafka/ A.Cemal/Kavram Yay.
  • Deleuze/Guattari/Minör Bir Edebiyat/Ö.Uçkan,I.Ergüden/YKY
  • M.Brod/Kafka’da İnanç…/K.Şipal/ Cem Yay.
  • G.Janouch/Kafka ile Konuşmalar/K.Şipal/Cem Yay.
  • M.Sperber/Parçalanmış Gerçeklik/ A.Cemal/ Can Yay.
  • J.L.Borges/Kafka / Akbaba/K.Şipal, A.K.Bayram Dost Kitabevi
  • A.Manguel/Okumanın Tarihi/ F.Elioğlu/YKY
  • D.Pearce/Kafka ve Dante/ E.Gürol/Cep Dergi(5)Varlık
  • M.Blanchot/Yazınsal Uzam / S.Ü.Kasar/YKY
  • E.Canetti/Öbür Dava/K.Şipal/Cem Yay.
  • H.Hesse/Kafka: Yalnız Bir…/A.Cemal/ Kitaplık (9) YKY
  • B.Schultz/Kafkanın Davasına… /E. Özdoğan/Kitaplık (53) YKY
  • F.Kafka/Mavi Oktav Defterleri/O.Çakmakçı/Bordo-Siyah
  • F.Kafka/Aforizmalar/O.Çakmakçı /Bordo-Siyah

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 8/2/2008 - Baudrillard'ı Anla(ma)mak…

''…Biri, olayı görür; kendini görür; kendini olayı görürken görür, kendini olayı gören başkalarını görürken görür ki; bu başkaları da belki kendilerini olayı görürken görmektedir. Demek ki icra, icracılar ve izleyiciler vardır; ve kendini gören bir kendi vardır ki, bu icracı, izleyici ya da izleyicilerin izleyicisi olabilir…'' R. SCHECNER

''…Dünya köyünü Maya'nın peçesi örtmüş. Kaşlarının üstünde şaşkınlığın gölgesi. Konuştuğumuz sadece oyun değil; hayali şeyler galaksisinde içkin dünya oyunu…'' H. BLAU

……//……

I-

20.Yüzyılın son çeyreğine doğru postmodernize edilmiş batılı düşünce dünyasına, nereye yerleştirileceği bilinemeyen bir puzzle'ın parçaları gibi düşen Baudrillard'ın yapıtı aslında onun daha erken dönemlerinde aklına koyduğu kararlı bir kopuş düşüncesinin ürünleridir.

Kopma düşüncesinin kopandan kaynaklandığı ve koparken duyulan sızının kopandan çok kopulan yerde hissedildiği, kopanın da bu kopma acısını eni konu pahalıya malolmuş bir özgürlükle değiş tokuş ederek fazlaca duyumsamadığı bir kopuş sürecidir bu…

Nesneler Sistemi-Le Systeme de Objects' ile başlayıp, '…yeni bir metalaşma, yeni bir teknik düzen, yeni bir ortam, yeni bir gündelik hayat alanı ve yeni bir hipermedeniyet…'(1) tasarımıyla gelişerek, Simgesel Mübadele ve Ölüm-La Miroir de La Morte' le sonuçlanan bu sürecin ilk evresini kapatırken / koparken şöyle der Baudrillard : '…Gerçekten direnebilecek tek şey ölümdür..'

II-

Yapıtının başlangıç noktasında durması nedeniyle Marx'a çok şey borçlu Baudrillard. Ama Marx'ı kitle kültürü ile birlikte, kitlesel üretim teknolojilerini de kapsayacak şekilde genişleterek açıklarken ve bir anlamda da aşarken bu borcunu ödüyor.

Öyle ki, 70'lerin sonuna doğru Marx onun için; nesneler sistemi ile açılan, tüketim toplumu ile aşılıp critique'i yapılan ve gözden kaçırdığı büyük nitel dönüşüme 'ayna' tutulan eski(til)miş bir parantezden ibaret…

Çünkü ona göre; '…Devrimci imgelemin yakasını bırakmayan hayaletin adı; üretim fantazm'ıdır ve hiçbir şey bu fantazm'ın bir üretkenlik romantizmine yol açmasını engelleyememek tedir. Kapitalin mantıksal çözümlemesi esnasında radikal bir tavra sahip olan Marksist kuram, sıra 18.yüzyıl burjuva düşüncesiyle birlikte netleşen batı rasyonalizminin tercihlerine gelince sırtını antropolojik bir consensus' e yaslamaya çalışmaktadır. Bilim, teknik gelişme ve tarih, burada bütünüyle kendi gelişmesinden sorumlu tutulan bir uygarlığın, tüm dünyayı kapsama ve mutluluk terimleriyle açıklanan diyalektik gücünü, insanlığın bütünselleşmesi yönünde kullanmasından söz edilmektedir. Başlangıç, gelişme ve hedef konusunda hiçbir yenilik getirmeyen Marx, sonsuz belirlenmişlik sürecinde kendi kendini üreten ve hedefe varmak için sürekli olarak kendi kendini aşıp geçmesi gereken insan fikri gibi temel bir konuda bile herhangi bir yenilik getirmemiştir…'(2)

III-

Medya'ya Ağıt' ile Simulakrlar ve Simülasyon; zemini henüz netleşmemiş haldeki Postmodern ortama düşen iki büyük parça… 'Nesneler, İmgeler, Semboller', 'Hipergerçek, Simulacra, Simulasyon ve İçe Patlama' ve daha nice metaforlar, metaforlar…

Postmodern soruşturmalar eksenin de önemli tartışmalara neden olan ve sürekli 'Genç bir Marksist' olarak yola çıkarılan önceki Baudrillard'ın aksine puzzle'ından yağmur gibi parçalar düşürmeye başlayan Baudrillard işte bu sonraki Baudrillard'dır.

'…Bundan böyle rasyonel bir gerçeğe ihtiyacımız olmayacaktır…'der bu sonraki Baudrillard, zira ona göre bundan sonra 'gerçek, ideal ya da negatif süreçlerle başa çıkabilecek durumda değildir.

Çünkü gerçek artık işlemsel bir şeye dönüştürülmüştür. Aslında gerçek bu değildir çünkü onu sarıp sarmalayan bir düşsellikten yoksundur. Bu sentetik bir şekilde üretilmiş, atmosferden yoksun bir hiperuzam da kombinetuvar modellere ait bir ışığı yaymaya çalışan bir gerçek yani hipergerçektir.

Gerçek yada hakikat'a özgü perspektifle bir ilişkimizin kalmadığını gösteren bu farklı uzama geçişle birlikte tüm gönderen sistemlerinin tasfiye edildiği bir simülasyon çağına girilmiştir… Gerçeklik ilkesinin egemen olduğu bir dünyada gerçeğin düşsel adlı bir 'bahanesi' vardı. Simülasyon ilkesinin belirlediği günümüz dünyasında ise gerçek ancak model'in bir kopması olabilmektedir. Paradoksal bir şekilde gerçek bizim için hakiki bir ütopyaya dönüşmüştür, oysa bu ütopyanın gerçekleşme olasılığı sıfırdır, çünkü bu ütopya yitirilen bir nesneyi düşünde görme türünden bir şeydir…'(3)

IV-

Baudrillard'ın yapıtın da sürekli olarak bir çözümleme, canlılık getirme ve alternatif üretme biçimleri arayanların en büyük sorunsalları; onu Postmodern teorinin içine itekleyip, oradan konuşmak…

Oysa Baudrillard'ın Postmodernizm'le ilişkisi, içinde yer alınarak kurulan bir ilişki olmaktan çok, sadece modernizm'den kopuşla aynı yerde duran ve bütün hatlarıyla Postmodernizm'den uzaklaşarak kurulan kışkırtıcı bir ifşa etme çabasını gösterir…

O'nu Modernizm'in bağımsız, rasyonel bireyi için cenaze töreni düzenlenen zamanların, kahince beyanlarda bulunan 'a la mode' kahin'i olarak eleştirenlerin tamamen unutmuş göründükleri en önemli özelliği de işte bu ifşa etme çabasıdır.

Ve bu çaba öylesine ilginç bir çabadır ki; tıpkı 'Postmodernizm'e Hayır' diyerek yola çıkan ve bu Postmodern olana dönük eleştirisine Baudrillard' ı da katarak konuşan Callinicos'un bile aslında eleştirmek isterken tersine bir ilişki düzleminde vurguladığı gibi ; '…Diğerlerinin dikkatlerini yoğunlaştırdıkları kültürel olgular onun gözünde, bizi temsillerimizden bağımsız bir dünyadan söz etme, doğru ile yanlışı, gerçek olanla hayali olanı birbirinden ayırt etme yeteneğimizden mahrum bırakan, daha temel bir değişimin belirtilerinden başka bir şey değildir…'(4)

İşte bu temel değişimi anlamak ve açıklayabilmek için onu, Dostoyevski'nin 'Yeraltı Adamı'na benzeten Mestroviç'in söylediği gibi düşünecek olursak; belki de'…Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar'ın daki ana karakterine söyletmiş olduğu gibi; Baudrillard'da bulunan kışkırtıcı tutumun da kısmen bir yazar olarak özgür kalmak, bir yere iliştirilememek ve aynı zamanda genel bir hayat felsefesinin parçası olma arzusundan kaynaklandığı bile söylenebilir. Oldukça ilginç ve bir o kadar da şaşırtıcı bir benzerliktir bu, zira; tıpkı Dostoyevski'nin yer altı karakterinin ağzından dillendirerek uyandırdığı rahatsızlık ve şaşkınlığa benzer biçimde Baudrillard'da çizdiği simüle edilmiş gerçekliklerin geri planını göstermek istercesine bizi rahatsız etmek, şaşırtmak, kestirilemez olanın kestirilebileceğini reddetmek ister…'(5)

Bununla beraber Mestroviç'in karşılaştırması gerçekten ilginç bir çabanın ürünü gibi görünse de Yer altı Adamının notlarıyla Baudrillard'ın söylemi arasındaki ince bir fark onun bütün çabasını anlamsız kılacaktır. Çünkü yer altı adamı bir zaman süresince yaşanan ve tıpkı Foucault gibi 'herşey olup bittikten sonra konuşmaya başlayan bir karakteri canlandırırken Baudrillard olup biten her neyse onun hakkında '…işte tam o anda…' konuşmaya başlar. Yeraltı adamının tavrı bıkkın ve asabi bir hesap dökümcülüğünde kalırken, Baudrillard'ın tarzı asabi, kışkırtıcı- ama bıkkın olmayan- bir durum tesbitinde şekillenir.

Aslında Mestroviç'in yaptığı da kendi sözleriyle tıpkı '…ondan ilham almayı sürdüren…' ötekiler gibi, bir yandan Baudrillard' dan ilham alırken bir yandan da bağcıyı döver gibi yapmaktır…

V-

O'nu Nietszche' ile bağlantılandırarak konuşma yöntemi 'Dünyanın bütün Neo-Marksistleri' için iflah olmaz bir başka alışkanlık.

Tarihten anlık deneyime, yüzeysel durumlardan çelişki ve kararsızlığa ve nihilizm' e kadar Baudrillard'ın söyleminde Nietszche'ci bir temel görüşe dikkat çekerek bu alışkanlığa anlam kazandırmak mümkünse de , onun puzzle'ı nı Nietszche'ile tamamlamaya çalışmak ta tıpkı aynı işlemi Postmodernizm'le tamamlamaya çalışmak gibi önyargılı bir kolaycılık girişimidir.

Her şeyden önce Marx'la kurduğu ilişki de olduğu gibi, Baudrillard'ın Nietszche' ile olan ilişkisinde de – kişisel bir aşma arzusundan çok- yapıtının zorladığı 'araçsal' bir çıkış noktası arayışı ve bu noktadan hareketle bir ileriye gitme zorunluluğu dikkati çeker.

Aslında en genel tanımıyla Tarih ve Hakikat'e ilişkin ve her iki kavramında 'son'u yada tamamlanması konusunda izleri Nietszche'den Baudrillard'a kadar süren ve birinden diğerine gelene kadar bir çok açıdan kırılmaya uğrayan aydınlanma karşıtı çizgi olmasa bu ilişkinin fazlaca bir değeri de yoktur…

'Zamansız Gözlemler'de, kendi zamanında yürütülen tarihsel irdelemeleri eleştiren ve mevcut olan tarihsel bilgiyi sadece eskinin yeni bir episod'u sayan Nietzsche, buna karşın 'İnsanca Pek İnsanca'da dinsel inanışı kötü bir biçimde ikame eden ve Metafizik Felsefe'nin yerine geçecek yeni bir tarih felsefesinin getirilmesini savunmuştur.(6)

Tıpkı onun gibi günümüz tarihsel irdelemelerini eleştiren Baudrillard' ise tarihi, eskinin yeni bir episod' u olmaktan çok; bugünün tekrar tekrar geriye- başa- sarılmasından kaynaklanan bir 'sonlanamama' beceriksizliği ile tanımlamış ve Nietszche'nin sadece bir felsefe olarak ortadan kaldırdığı Metafiziğin ise tamamen kaybedildiğini öne sürmüştür.

Öte yandan Gerçek yada Hakikat'i tanımlarken '…olsa olsa muğlak bir şey, daha kötüsü çürümenin ve ölümün hizmetine koşulmuş bir kavram…' olarak ele alan Nietszche' ile kuvvetli bir bağ kuran Baudrillard'ın, Nietszche'nin böylesi bir hakikatin yaşamsal alternatifi olarak öne sürdüğü 'kendi' nin bilincinde olan bir yanılsama görüşünü, 'yanılsamayı kitle iletişiminin ve dijital akılcılığın teknolojinin total gerçekliğinde üretilen Geç Postmodern Dünya'nın fenomen ve olaylarına içkin bir form…'(7) olarak tasarladığı ve böylece Nietszche'den ileriye gitmek zorunda kaldığı görülür.

Nihilizm'i konusunda ise 'şartlı cevabını' zaten Baudrillard'ın kendisi vermiştir.

'…Nihilist olmak, bu atalet noktasını imtiyazlı kılmak ve sistemlerin tersine çevrilmezliğini geri dönüşün olmadığı bir noktaya dek analiz etmekse eğer, bu durumda ben Nihilistim…Nihilist olmak bundan böyle üretim tarzını değil de gözden yitiş tarzını takıntı haline getirmekse, bu durumda Nihilistim. Gözden yitiş, aphanasis, infilak edip içe göçme, wercwindens'in taşkınlığı…'(8)

VI-

'Şen Bilim' de, 'Tehlikeli bir biçimde yaşayın! Şehirlerinizi Vezüv'ün eteklerine kurun!' demişti Nietzsche…Ve Callinocos'a göre 80'liyıllardaki kapitalizm kesinlikle Nietszche' nin buyruğunu yerine getirmiş ve Batı uygarlığı tehlike içinde yaşamayı seçip, şehirlerini Vezüv'ün eteklerine kurmuştu.

Önceleri, tehlike içinde ama bir yönüyle de şen şakrak yaşamak bir yere kadar ilginç ve cesur bir deneyim gibiydi, ama yine Callinicos'un söylediği gibi; 'Vezüv'ün ne zaman yeniden patlayacağını kim söyleyebilir' di.(9)

Yüzyılın son çeyreği yaşanırken insanlığın yüz yüze olduğu durum gerçekleşmiş bir ütopya olarak kabul edilse de bundan daha gerçek olan bir şey 'karşı ütopya'dır ve yasa koyucuların bütün unutturma çabalarına rağmen de Vezüv patla(tıl)mıştır…

İster Postmodern bir kahin, ister teklemiş bir sosyolog, isterse de içine itilmeye çalışıldığı 'Postmodern sahneyi teorik açıdan alevlendiren bir ayaklanma' (10) olarak nitelendirilsin; Baudrillard'ın bütün yaptığı, şehrin korunaklı duvarlarının ötesinde, uzaktan parlayan ateşleri, ütopyanın başarısını kutlamak için yapılan bir havai fişek gösterisi olarak sunanlara ve bu simülasyona uğratılmış gösterinin izleyicilerine Vezüv'de ki patlamayı göstermiş olmasıdır.

Gerçek orada, Vezüv'den fışkıran ateşin alevlerindedir…

Gerçek apaçık ortadadır ve Vezüv patlatılmıştır…

Bize/Size gösterilen havai fişek gösterisi bir simülasyondur ve bu simülasyon Bizim/Sizin değiştirilemez gerçeği(m/n)iz olarak Vezüv'de ki patlamadan daha gerçektir…

VII-

Kuramının uyandırdığı ilgiyi, çözümlemelerinden cesaret alarak ortaya çıkan ' bir tür entellektüel züppeliğe' (11) bağlayanların görmek istemedikleri bir başka gerçekte, gün geçtikçe daha da süzülüp, dokunaklı bir uyarı boyutu kazanan üslubudur Baudrillard'ın…

Bütün kötü okumalarının ve yapıtına dönük bütün tembihlerin ötesinde kışkırtan, şüpheye düşüren ve hatırlatan bir üsluptur bu…

Marx'tan Nietszche'ye, Weill'dan Vattimo'ya, Cioran'dan Bataille'e, Focault'ya, Debord'a, Adorno'ya ve Barthes'e kadar pek çok düşünce ve dil idolünün etkisini barındıran bu üslubu ile de şöyle der örneğin;

'…Arzu, beden ve seksin ilerleme, aydınlanma, devrim ve mutluluk gibi birer ütopya olduğu anlaşılacaktır. Zaten kanserden korktuğumuz için güneşten sakınmaya bile başladık (belki de bir gözümüz bedenlerin yeniden canlanmasına çevrildi) tehlikeli olduğu için seksten vazgeçtik, kendimizi her kesimin içinde giderek daha az ifade etmeye başladık ve sigarayı, içkiyi, cinsel ilişkiyi bıraktık. Yeni siyasal ekoloji yükselişte. Kişisel denkleminize dikkat edin! Aklınızı türümüzün hayatta kalmasına çevirin ve mümkün olduğunca az eğlenin!...'(12)

Özetle sözünün sonu gelmeyen kışkırtıcı bir özetleme girişimidir Baudrillard…

Not: Bu Çalışma Türk Edebiyatı Dergisinin Mayıs 2007 sayısında yayınlanmıştır.

Kaynaklar

1-Best S, Kellner D. Postmodern Teori. Çev: M.Küçük. Ayrıntı 1998.s.42
2-Baudrillard J. Üretimin Aynası. Çev: O.Adanır.D. Eylül.1998.s.13
3- // Sim. ve Simülas // // 1998.s.12, 150
4-Callinicos A. Postmod.Hayır Çev: Ş.Pala. Ayraç.2001.s.224
5-Mestroviç S.G. Duyguötesi Topl. Çev: A.Yılmaz .Ayrınt. 1998.s.108
6-Horrocks C. Baudr.ve Mileny. Çev: K.H.Öktem.Everest 2000.s.19,20
7 Horrocks C. A.g.e. s.21
8-Best S, Kellner D. A.g.e s.158
9-Callinicos A. A.g.e s. 222
10- Best S, Kellner D. A.g.e s. 139
11-Callinicos A. A.g.e s. 227
12-Horocks C. A.g.e s. 59,60

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 8/2/2008 - J. J. Rousseau'nun 'Emile'i ya da Çocuk Eğitimi Üzer

Montaigne, John Locke ve J. J. Rousseau. Eğitim konusunda en fazla düşünen üç batılı usta. Kökleri farklı biçimlerde de olsa Eflatun’a kadar geriye gider bu üç büyük ustanın…

Emile Durkheim ve Max Weber’e gelindiğinde ise tamamen sistematize edilmiş ve sosyolojiyle ilişkilendirilmiş bir yeni bilim dalı olup çıkar eğitim.

Sonrasında bütün bu büyük ustaların fikirleriyle ortaya çıkmış birçok modern deneyime girişilerek postmodern düşünür İllich’in ‘Şenlikli Toplum’ tasavvurundan Neo-Marksist Joel Spring’in ‘Özgür Eğitim’ine kadar genişleyip şekillenen bir eğitim endişesinin sürdürüldüğü gözlenir.

Bununla beraber felsefeden sosyolojiye, iktisadiyattan tarihe, psikolojiden kültüre ve hatta insanla topluma dair bütün bilimleri kapsayacak biçimde genişlediği gözlenen bu eğitim endişesinin Batılı toplumlar nezdinde sanki de tek bir noktada ele alınabilecek kadar belirginleşen ortak bir ‘idea’yı şekillendirdiği görülür.

Hangi biçimde olursa olsun ‘insan’ın ‘eğitilebilir bir hayvan’ olduğu düşüncesiyle bu hayvandan elde edilecek faydayı (pragma) maksimize etmeye endekslenen bu idea nın izleğinde ise kimi zaman birey’in, kimi zaman devlet’in kimi zaman toplum’un kimi zaman da dünya’nın eksene oturtulduğu amansız bir arayış dikkati çeker.

Bu bakımdan şairlerle güçsüzleri ‘site’den kovalayan Eflatun’la ‘Emile’i eğitirken nesneler konusundaki yargı yeteneğini başka hiçbir erdemi sorgulamadan sadece yarar ilkesini gözeterek öğretmeye çalışan Rousseau deneyimi arasındaki benzerliğe şaşırmamak gerekir…

Zira Rousseau’yu birçok imkana sahip özel bir çocukla girişilmiş bir romans yazarı olarak eleştiren H. Legrand’a kulak verecek olursak ‘…Sadece nesneler konusunda olsa bile böylesine ‘yararcı’ bir düşünceyi yücelterek eğitilen bir çocuk nasıl eğitilmiş olursa olsun aslında gerçekliğin cihanşumul toplamı demek olan ‘ilim’ düşüncesinden uzak bir şekilde eğitilmiş olacaktır…’

Oysa tarihin kendinden sonraki bütün zamanlarında büyük bir öğretici olarak anılmıştır Rousseau ve ikinci romanı ‘Emile’in kahramanı ‘Emile’ de tıpkı öğreticisi kadar büyük bir öğrenci diye anılmıştır.

Büyük öğreticinin ifadesiyle ‘Emile’ adlı bu romans ilk elde ‘…düzensiz, arka planı olmayan bir düşünceler yığını olarak şekillenmiş ve düşünen bir anneye – M.de Chenonceaux…’ ya yardımcı olmak üzere kaleme alınmıştır.

Herhangi bir otoritenin koyduğu kurallara göre eğitilen herhangi bir insanın özgür olamayacağını ve köle gibi davranacağını öne süren Rousseau beş bölümde kurguladığı ‘Emile’in eğitim macerasını, insan eğitimi ve kültürel gelişim konusundaki kendi özgün ve aykırı düşüncelerinin bir özeti gibi hazırlamış.

Birinci bölüm bir ‘yalnızgezer’ olarak Rousseau’nun da sürekli düşkünlük gösterdiği üzere Emile’ in kırsal bir bölgede anne sütü ile beslenerek yetişip büyütülmesine ayrılmıştır. Bu bölümde Rousseau kurgulanmış öğrencisini kırsal bir bölgeye yerleştirmiş ve burada hem duygusal hem de fizyolojik gelişim açısından oldukça önem arzeden basit bir doğallık içerisinde Emile’in ‘Doğa’ ve ‘Anne’ ile baş başa büyümesi konu edinilmiştir.

İkinci bölüme Emile’in çocukluk ya da ilk gençlik döneminin hikayesi de denilebilir. 5 yaşından 12 yaşına kadar ele alınan bir süre içerisinde her nedense yetim kalan ve Rousseau’nun ideal toplumunun temsilcisi yada önderi konumundaki bir öğretmenin himayesine verilen bir Emile söz konusudur.

Kursağındaki saf anne sütüyle serpilip büyüyen potansiyel öğrenci, macerasının bu bölümünde tamamen özgür bırakılarak doğa’nın kucağına yerleştirilmiştir. Neredeyse çocukça bir ampirizm diyebileceğimiz bir kurgu eşliğinde anlatılan bu evrede Emile’e düşen tek şey ise‘doğayı izlemek’ ve ‘büyümek’ ten ibarettir…

Anne kucağından öğretmenin himayesine ve oradan da doğanın tam orta yerine bırakılan Emile’ e bu evrede ne din, ne devlet, ne otorite, ne ahlak, ne bilim, nede sanat ve kültür adına hemen hemen hiçbir şey öğretilmemiş yada dikte edilmemiştir. Çünkü Emile’in özgür olması ve maddi yada manevi bütün otorite ve baskılardan uzak tutulması amaçlanmıştır.

Rousseau’nun saf ve doğal öğrencisinin hayatının üçüncü evresi ikinci evreye göre oldukça kısadır… 3 yıllık bir zaman söz konusudur ve 12 yaşındaki özgür öğrencinin 15 yaşına kadar geçirdiği süre anlatılmaktadır bu bölümde.

Avrupa’lı Emile’in kaçınılmaz Batı’lı karakteri de bu dönemde anlam kazanmaktadır aslında, çünkü okuduğu tek kitap olan ‘Robenson Cruseo’ dan ‘Daniel De Foe’nin anlattığı gibi nerede olursa olsun, isterse tek başına bir ıssız adaya düşmüş olsun, normal her Avrupa’lı insanın yapması gerektiği gibi Emile’in de daha en başında ‘doğal’ bir ‘insan’ olarak ‘doğayı ele geçirmeyi’ ve bir ‘küçük burjuva’ olarak hem doğa hem de dünya karşısındaki rüştünü ispat etmeyi öğrenmesi gerekmektedir.

Bu evrede bu kurgulanmış eğitim mucizesine aktarılan tüm bilgiler basit bir marangoz çıraklığı hariç kitabi olmaktan çok gözlem ve deneye dayalı ‘a-priori’ bilgilerdir…

Genel olarak fizik ve coğrafya ekseninde kümelenen bu eğitimle verilmek istenen en önemli terbiye ise Emile adındaki küçük burjuvaya kendi tahayyül ve muhakeme gücünü geliştirmesi yoluyla ele geçirdiği doğa üzerinde her daim ‘Robinson’ olarak kalabilmeyi ve dolayısıyla hiçbir zaman ‘Cuma’ olmamayı öğretmekten ibarettir…

Dördüncü ve sondan bir önceki bölüm ister istemez bir otoritenin öğretmen kılığında da olsa devreye girdiği bir döneme ayrılmıştır.

Annesinden ayrılmış, öğretmeninin hizalandırdığı bir özgürlükle büyümüş, soğuğu üşüyerek, sıcağı yanarak, güneşi, ay’ı , yıldızları, ağacı, toprağı ve yağmuru yaşayarak öğrenen Emile’e bir iç dünya hazırlanacak zengin bir ruh kazandırılacaktır bu dönemde.

Dinsiz, imansız, kanunsuz, kuralsız ve aşk’sız bir halde büyüyen küçük burjuva için hemcinsleriyle ve diğerleriyle rekabet edebilmeyi öğrenmek için yetişmenin zamanı gelip çatmıştır artık.

Emile’in bu evresinde okuru batılı tarzda o zamana kadar alışılmadık bir eleştiriyle baş başa bırakır Rousseau.
İlk yapılacak iş Emile’in iç dünyasını geliştirmek ve sağlıklı ve duygusal bir ruh hali kazanmasına yardımcı olmaktır.

İşte tamda bu evrede Rousseau’nun savunduğu özgür ve doğal eğitim kıracak biçimde bir yönlendirme dönemi başlatılarak bütün eski Yunan klasikleriyle kadim Batı’lı tarih kitapları gündeme getirilmiştir.
Artık delikanlılık çağına gelmiş bulunan öğrenciye dostluğun, kahramanlığın, acımanın, erdemin ve ahlakın ne olduğu anlatılırken öğretilmesi ve öğrenilmesi gerektiği düşünülen hemen her değerin numuneleri Yunan düşüncesinden devşirilecektir.

Rousseau’nun bu bölümde Emile’i iteklediği Tanrı inancı tam anlamıyla dönemin dogmatik kilise öğretisi ile karşıt bir Tanrıdır… Rousseau’nun Emile’e dikte etmeksizin dikte ettiği bu yeni inancın Tanrısını incelemek hiçte boşuna olmayacaktır. Çünkü dönemin kilise eğitiminden sıkılan bir çok aydın için en savunulası tanrı konumunda olan bu yeni Tanrı hem doğal hem de oldukça kullanılışlı bir inancın müjdecisidir.

Öte yandan Voltaire’in de aralarında bulunduğu birçok filozofun ortak tanrısı olan bu yeni Tanrı dinsizliğin ve spiritüalizmin revaçta olduğu bir dönem için dinsel rejim açısından da bir rahatlama kanalı açacak nitelikte olması bir yana hiçbir dine karşı olmayışı ve adeta bir kesişim noktası üzerinde durması nedeniyle de hayli ilgi çekicidir…

Aynı dönemin bir başka kahramanı ise cinsiyet farklarıyla oluşmuş küçük detaylar dışında Emile’ile hemen hemen aynı eğitim çizgisinden gelen aranan sevgili ‘Sophie’ dir.

Bölümün kurgusundan anlaşıldığı kadarıyla adeta Emile için yetiştirildiği görülen Sophie’de tıpkı Emile gibi bir küçük burjuva olarak yetiştirilmiş, tamamen doğal bir eğitimden geçirilmiş, duygusal ve düşünsel eğitimini tamamlayarak, hayata hazır hale getirilmiştir.

Emile’ adlı romanın bu bölümünde ne kadar aykırı ve ayrıksı olursa olsun Rousseau’nun tam anlamıyla bir rekabeti dillendirmeye çalıştığı görülür.

Tamamen farklı yetiştirilen bu iki insanın bütün aykırı ve ayrıksı özelliklerine rağmen toplum içerisinde bir yer edinebilecek durum da olup olmadıkları sınanacaktır öncelikle… Kadınlara, erkeklere, soylulara ve halka nasıl davranılacağını bilebilecek yada toplumsal kurallara alternatif bir biçimde de olsa uyum sağlayabilecek bir terbiye ile yetişen bu iki genç insan sosyal yaşamın temeli olan aile kurumunu oluşturabilecek midir?...

Ve son bölüm… Okurun ne zaman olacak diye beklediği izdivaç gerçekleşecek, daha önceden iki yıllık bir Avrupa turuna çıkarılan Emile tam bir Avrupalı Alternatifi olarak geriye döndüğünde ‘Sophie’ ile evlenmeyi hak edecek, bir yandan kendisi gibi güçlü ve hızlı koşabilen bir kadınla yaşamanın tadını çıkarırken, diğer yandan da zamanının bütün ünlü salonlarında arzı endam edebilecektir…

Avrupa Emile’e ve Sophie’ye hazır olmasa da onlar Avrupa’ya çoktan beri hazırdırlar çünkü…

Not: İki bölüm halinde hazırlanan ve ''DOĞAL ÖĞRENCİ EMİLE’DEN TÜRK ÖĞRETMENİNİN RUH DEVRİMİNE'' başlıklı ikinci bölümle devam edecek olan bu inceleme tam metin olarak ''Türk Edebiyatı'' dergisinin ''Temmuz 2007'' sayısında yayınlanmıştır...

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 8/2/2008 - Doğal Öğrenci Emile'den Türk Öğretmeninin Ruh Devrimine...

Yıl 1870…

Paşaların Paşası Ziya Paşa Cenevre’de…

Kaldığı otelin geniş penceresinden Avrupa insanını izleyen paşa bir yandan da Rousseau’nun ‘Emile’ ini Türkçeye çeviriyor.

Baktığı pencerenin genişliğinde ne kadarını görebildiğini bilemediğimiz Cenevre sokaklarında günün modası halindeki ‘Emile’in Paris Parlamentosunun kararıyla Cenevre’den de sınırdışı edilişinin 108 yılı kutlanıyor…

1761 de yayınlanan ‘Yeni Heloise’ in uyandırdığı etkinin ardından 1762 de peşpeşe yayınlanan ‘Toplum Sözleşmesi’ ve ‘Emile’ in etkisiyle 108 yıl önce Rousseau’ya dar edilen Cenevre de bir Osmanlı paşasının hem Rousseau’ya hemde Emile’e karşı duyduğu bu ilgi ne kadar düşündürücüdür…

Cenevre’den dönüşünden hemen sonra bir kısmını ‘Mecmua-i Ebuzziya’nın muhtelif sayılarında yayınlayan Paşa Emile için şöyle söylüyor…

‘…Bütün Avrupa dillerine çevrilen bu kitap, burada eğitim sistemini büsbütün değiştirmiş, 80-100 yıldan bu yana Avrupa ilerlemesine temel olmuş ve hala Türkçeye çevrilmemiştir…’

Ziya Paşa’nın gerek Emile gibi bir öğrenciye ve gerekse Rousseau gibi bir öğreticiye sahip olamayışımıza eseflenerek çevirdiği kitap hakkında 1890 larda zamanın parlak hocalarından Selim Sabit Efendi ise ‘…Eğer sansür izin verecek olursa Türk öğretmenlerinin zihninde büyük bir uyanıklık gerçekleşecektir…’ diyordu.

1900’ lerin ünlü hocalarından İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu ise adeta Emile’i okuyarak zihni uyanıklığa ulaşmış bir Türk öğretmeni gibi üstüne bas basa ‘…Rosuseau’nun Emile’iyle Vefa İdadisindeyken tanıştığını ve hayatında büyük bir ruh devrimine yol açan bu büyük eseri tam 51 kere okuduğunu…’ söyleyecekti…

Ve II.Meşrutiyet… Saltanat’ın elinden koparılan özgürlük parçası üzerinde Milaslı Avukat Gad Franjo ‘J.J.Rousseau’nun Terbiye Nazariyeleri’ adlı bir telif eser yayınlıyor ve onu 1931 de Ali Rıza Ülgener’in dört bölümlük eksik çevirisiyle, kitabın Türkçe baskısını Muallimler Birliğine tavsiye eden İhsan Sungu’nun önderliğinde 1943 yılında yayınlanan Ali Rıza Ülgener, Hilmi Ziya Ülken ve Selahattin Güzey tarafından yapılan çeviri ile yakın zamanda Babil Yayınlarınca yayınlanan Mehmet Baştürk ve Yavuz Kızılçim çevirisi izliyor.

50’li yıllara gelindiğinde zaman sanki de Selim Sabit Efendi’nin arzusunu gerçekleştirircesine ilerleyerek 1890 da ‘zihni uyanıklık’ içerisine girmesi arzu edilen ‘ruh devrimine’ uğramış sayısız Türk öğretmenini çıkarıyor ortaya…

Velhasıl bir kitap deyip geçmemek gerekiyor Rousseau’nun Emile’ i için ; zira bütün Avrupa da olduğu gibi ülkemizde de öyle bir Emile modası meydana geliyor ki ; bazı zamanlar genel anlamda eğitim bir yana Türk Eğitim sisteminin problemleri konuşulurken bile İhsan Sungu Hoca’nın deyimiyle ‘…ister eğitimin geçirdiği gelişim safhalarının doğrudan doğruya kaynaklarından okunması ve isterse Türk eğitim sistemindeki problemlerin anlaşılabilmesi için bile her şeyden önce bugün ki anlamıyla okul’un ve eğitim’in temellerinin dahi Emile’ ile atıldığının bilinmesi gerekiyordu…

EMRULLAH EFENDİ’NİN TÛBA AĞACI…
SATI BEY’İN PSİKOLOJİZM’İ…
ZİYA GÖKALP’İN ‘ŞAHSİYET’İ…

Rousseau’dan aldığı ilhamla çevirisini bitiren Ziya Paşa eğitim meselelerimiz üzerinde düşünürken Rousseau gibi bir ustanın yokluğundan yakınadursun Cumhuriyet dönemi bir yana Cumhuriyet öncesi dönemde de Osmanlı Aydınları arasında eğitim konusu oldukça geniş bir alan üzerinde ele alınıyor, Emrullah Efendi’den Satı Bey’e, Ziya Gökalp’tan M.Sabahattin-Prens Sabahattin Bey’e, Ethem Nejat’tan Feridun Vecdi Bey’e kadar birçok Osmanlı Aydını eğitim konusunda Rousseau’dan hiçte aşağı sayılamayacak fikirler serdediyorlardı…

Daha çok eskimeye yüz tutmuş Osmanlı Devlet yapısı ile birlikte ele alınarak geliştirilen bu fikirler genel olarak bir eleştiri üzerinde şekilleniyor, Osmanlı Aydınlarının Avrupa ile kurmuş oldukları temaslar neticesinde dile getirilen bir geri kalmışlık peşin peşin kabul edilerek, öncelikle bir yanda mektep bir yanda medrese şeklinde iki ayrı sistem dahilinde yürütülen klasik Osmanlı Eğitim Sisteminin değişmesi gerektiği üzerinde duruluyordu.

Dönemin aydınlarına göre medrese vakfiyeleri ile vakıf kurucularının şu yada bu şekilde bir serbesti içerisinde olmalarına rağmen geleneksel anlamda medrese sitemine göre yürütülen bir eğitim söz konusuydu ve eğitime dair bütün ortak değerler zümresi de şu yada bu şekilde yukarıdaki belirleyiciler tarafından düzenlenmekteydi ki, asıl sorunda buradan kaynaklanmaktaydı…

İslam’ın dini hükümlerine ve klasik Selçuklu-Osmanlı geleneğine göre yürütülen bu eğitimin en başta gelen problemi ise yeni bir gaye oluşturacak biçimde düzenlenmesine bağlıydı.

Eğitim üzerine ortalama bir eğitimciden çok bir devlet adamı ve hatta Osmanlı’nın maarif nazırı olarak düşünen Emrullah Efendi’ye göre ise asıl mesele eskimiş olduğu iddia edilen bir sistemi eleştirmek yada savunmaktan çok giderek kaybolmaya yüz tutmuş Osmanlı birliğini tesis etmek üzere nasıl bir eğitim verilmesi hususunda düşünmekle sınırlıydı…

Emrullah Efendi’ye göre eğitimin yegane amacı insandaki maddi ve manevi güçleri olgunluk derecesine çıkarmak olmalıydı ve insanın en tabii hürriyetlerini daha en başından öğrenebilmesi için de ister mektep de isterse medrese de olsun yürütülen bu eğitimin insan fıtratı ve hürriyet düşüncesi üzerinde şekillenmesi gerekiyordu.

‘İlim yukarıdan başlar’ diyordu Emrullah Efendi. ‘Fakat ben bu nazariyeyi söylediğim vakit mekatib-i ibtidaiyye ye ehemmeiyet vermeyeceğim manasında söylemedim. En ziyade oraya ehemmiyet vereceğim. Mekatib-i İbtidaiyye içindir ki ben eğitime yukarıdan başlıyorum…Evet şecere-i marifet şecere-i tûba gibidir, onun kökü yukarıdadır. Bugün tarih tedkik olunsun, bütün fünun meydana konsun; acaba ilm-i beşer nasıl terakki etmiştir ?...’

O’na göre eğitimin gelişim seyri öğretmenden öğrenciye, hayattan üniversiteye, üniversiteden liseye, yukarıdan aşağıya doğru seyretmelidir. Öğretmenin eylemi oldukça önemliydi Emrullah Efendi için, bir ülkedeki eğitimin en öncelikli amacı öğretmen yetiştirmede kendisini gösterir diye düşünüyor ve bu anlamda yüksek öğrenimde yatılılık politikasına tümden karşı çıkarak, yatılılık yerine bugünki öğrenci yutlarının ilk uygulaması olan ‘darü’t tüllab’ ı öneriyor fakat öğretmen eğitimi hususunda yatılılığın devamını savunuyordu.

Türk Eğitim sisteminde sonradan uygulanan birçok projede görüşlerinden izler bulunan Emrullah Efendi’nin öğretmenliği bir meslek olmaktan öte bir sınıf; bütün toplumu ve bilhassa köylü nüfusu aydınlatacak bir sınıf olarak tanımlamış olması ile mekatib-i ibtidaiyye-ilköğretim’de parasız mecburi eğitim sistemini tıpkı ‘…suç işleyen insan nasıl zorla hapsediliyorsa, aynı anlamda zorla ilköğretime de alınmalıdır…’ diyerek savunması hayli ilginç ve düşündürücüdür…

Nitekim Rousseau’nun Emile’i karşısında Emrullah Efendi’nin Tûba Ağacı nazariyesi birçok anlamda alternatif bir eğitim metodundan izler taşıyor, ilköğretime ve öğretmene yönelik uygulamalarıyla da üzerinde fazlaca tartışılmamışta olsa özgün bir nazariyenin ilk örneğini teşkil ediyordu.

Emrullah Efendi’nin daha çok bir devlet adamı olarak ele alıp incelediği eğitim konusu Satı Bey tarafından sadece bir ‘telif işi’ olarak görülüyor, öğretmenlerin psikolojik ve sosyal hayatın lüzumu gereği psikoloji ve sosyoloji destekli bir eğitimle iştigal etmeleri gerektiği öne sürüyordu Satı Bey…

Emrullah Efendi’ye nazaran daha fazla bir Rousseau’cu metodla öne çıkan Satı Bey başka bir itirazını da Ziya Gökalp’in milli eğitim görüşüne karşı oluşuyla ortaya koyuyor, tamamen denge ve birleştirme esaslarına dayalı bir görüşle duygu ile aklı, disiplinle hareketi, samimiyetle ataklığı, ülkücülükle iktisatperverliği dengeli ve birleştirici bir eksende ele alan daha sakınımlı ve girift bir eğitim metodunu savunuyordu.

Türk eğitim tarihinin en büyük eleştirmenleri,nden ve itirazcılarından biri olarak tarif edebileceğimiz Satı Bey’e göre ‘…Öğretmen hastaya ilaç veren doktor gibidir ve hiçbir zaman ölçüyü kaçırmamalıdır…Eğitim sadece ahlak ve duygu eğitimi nokta-i nazariyesinde milli olabilir ki, bu da eğitimin amacından ziyade bir bölümü sayılmalı ve her yönüyle milli bir eğitimden bahsetmek yerine hem milli hemde lâmilli bölümleri olan bir eğitim için çalışılmalıdır…’
Türk düşünce hayatında ‘Batıcı’ veya ‘tanzimatçı’ olarak tarif edilen gurup içerisinde yer alan Satı Bey ‘Tekamül kanunlarını unutmayalım.’ diyordu… ‘unutmayalım ki, yüksek bir medeniyetle yan yana duran bir cemiyetin terakkisi, yalnız başına duran bir cemiyetin terakkisinden farklıdır. Bütün meyve ağaçları ilkin yabani bir haldedir. Şimdi yabani olanı tekemül ettirmeye lüzum yok, tekamül etmiş olanı almalıyız…’

Bu ‘telif’ e dayalı dengeli yaklaşımını zaman zaman ‘Batı’ lehinde değiştiren Satı Bey’in bize özel yabani ağacı tekamül ettirmektense, yan yana olduğumuzu öne sürdüğü yüksek –Batı- medeniyetinin tekamül etmiş yabancı meyveli ağacını böylesine bir arzu ile istemiş olmasına rağmen bütünüyle taklitçi bir Batıcılığı öne sürmediğini de eklemek gerekir. Çünkü o’na göre yıllardan beri ‘…bir tûba ağacı gibi yönlendirilen eğitim neticesinde kökleri tutturulmadan etrafa yayılan bir ağaç misali kurutularak içi boşaltılan bir eğitim…’ söz konusuydu ve ‘…çürük bir tahsil-i ibtidaiyye isnad edecek bir tahsil hiçbir zaman alileşmeyip, hakiki bir zümre-i münevver için tûba ağacı gibi yetişmekten çok, tabii ağaçlar gibi yeşeren…’ bir metod gerekmekteydi.

Gerek Emrullah Efendi’nin ve gerekse satı bey’in kendi tenakuzlarını kendi bünyelerinde taşıyan görüşleri karşısında Fransız menşeli ‘medeniyetçi’ yaklaşımdan ziyade Alman ve İngiliz Anglosakson ‘kültürcülüğü’ne yakın duran Ziya Gökalp’in eğitim anlayışı ise Emile Durkheim kaynaklı ‘Sosyolojizm’ le Rousseau çıkışlı yaygın toplumsal eğitim görüşü üzerinde şekillenerek yeni başlayan milliyetçilik akımlarının izleğinde modern ve alternatif bir milli eğitim için ‘Türkçü’ tonları yüksek bir başka metoda dayanıyordu.

Bu anlamdaki bir eğitim anlayışını ‘…ferdin içtimaileştirilmesi…’için en uygun araç olarak gören Ziya Gökalp’e göre ‘…Modern toplumsal gelişim sonucunda ortaya çıkan zorunlu uzmanlaşma ve işbölümü- taksim-i amal- doğal olarak ferdin muhtariyetini doğurmuş ve çağın insanını ‘Şahsiyet’ haline getirmiştir…’ ‘Tam hakikati ancak ve ancak şahsiyetçilerin tamamlanmış gözleri görebilir, ferdiyetçilerin yarım gözü değil.’ Diyen Ziya Gökalp terbiyeyi ise ‘…Bir cemiyette yetişmiş bulunan fertlerin henüz yetişmeye başlayan nesillere o cemiyete has fikirleri ve duyguları aktarması…’ şeklinde tanımlamış ve ‘…Hakiki fertlerin ancak milli fertler olabileceğini, diğerlerinin sadece dejenere olduklarını, terbiyenin gayesinin de milli fertler yetiştirmek olması gerektiğini, milli fertler yetiştirmeye dönük böyle bir çabanın da son tahlilde millet yapmak demeye geldiğini…’ öne sürmüştür.

Ziya Gökalp’i Rousseau’yla birleştiren en önemli hususu da bu terbiye noktasında aramak gerekmektedir. Çünkü çoklarınca medeniyet dışındaki kırlarda verilen bir eğitim olarak eleştirilen Rousseau tarzının Gökalp’te organize eğitim karşısında yaygın eğitim seçeneği ile belirginleşen ve sosyal vicdan yada yaygın amme duygusu için oldukça elverişli metodlar içeren bir yöntem olarak adlandırıldığı görülür.

Eğitim meselesine sosyal açıdan yaklaşmayı yeğleyen Gökalp fertlerin eğitiminde psikolojik unsurlar yerine sosyolojik unsurların kullanılması gerektiğini öne sürmüş bu nedenle psikolojizmin temsilcisi Satı Bey’le uzun münakaşalara girişerek daha sosyolojik bir içeriğe sahip olduğunu düşündüğü Emrullah Efendi’nin ‘Tûba Ağacı’ nazariyesini kendi görüşüne daha yakın bulmuştur.

Kendisi, ferdiyetçiliğe karşı toplumculuğu savunuyor gözükse de, eğitim de Ziya Gökalp’in amacı şahsiyeti milli kültürle yoğrulmuş fertler yetiştirmektir. O Ferdiyetçiliği ikiye ayırır; Aşağı ferdiyetçilik (Fertçilik) ki, bunlar menfi şahsiyet peşindedirler. Oysa Yukarı ferdiyetçilik (Şahsiyetçilik) ki; Gökalp Almanya ve İngiltere de hakim olan bu yüksek ferdiyetçilik’ ten yanadır…

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 8/2/2008 - Toprak, İnsan ve Gölge...

Ve bir akşam daha gelip dayandı zamanın kapısına
Gün geceye dönerken gölgeler boy attı kaldırımlarda...

Şimdi adını hatırlayamadığım bir Fransız fotoğrafçı Paris gecelerine bakarak şöyle bir söz edivermiş…
‘’…Gölgelerin sahiplerinden daha uzun olduğu yerlerde güneş yok olmuş yani karanlık aydınlığın yerine geçmiş demektir…’’

Karanlıktan, güneşten ve gölgeden bahsederken ilk haliyle ne güzel, ne alımlı bir söz değil mi?
Uzun gölgeler, kısa gölge sahipleri, karanlık ve güneş…

‘Vay be’ diyesi geliyor insanın, demek ki neymiş: güneş yok olunca, karanlık aydınlığın yerine geçiyormuş ve böylece gölgeler sahiplerinden daha uzun oluyorlarmış…

Oysa biz Doğulu toplumlar, daha özel bir bakış içerisinde ise Müslümanlar görüntüyü de, gölgeyi de, hem gündüzün hem gecenin yaratıcısı olan Allah’tan bilenler; bu Frenk fotoğrafçısının sözünü hiçte onun dediği gibi aydınlık ve karanlık kombinasyonlarında aramayabiliriz…

Hatta ve hatta karanlıktan öte gecenin hikmetine bakarak görüntümüzün boylu boyunca yere/toprağa kapaklanmış, görüntü olarak kendimizde ne kadar büyüklük vehmedersek edelim, gölgemizin toprağa düşmüş halini ya da toprağa yakınlığını düşünerek bir başka yoldan bir başka fikre ulaşabiliriz…

İyi ki gece varmış deriz belki; iyi ki geceler boyu gölgelerimiz görüntümüzün rağmına toprağa daha uzunca düşer, toprağa uzanır, toprağı kucaklarmış vesselam…

Mesele bakış açısından ziyade bakışa yön veren idrakin kaynağındaymış demekki…
Zira bazı güneşli zamanlarda ışığın geliş biçimine göre de uzayıp kısalabilirmiş gölgeler…
Ve ister uzarken isterse kısalırken gölgenin düştüğü tek yer ise her daim toprak olurmuş…
Gün içindeki, aydınlık vakitlerdeki gölge öyle bir an gelir ki, tam da çivi gibi çakıldığı yerde, ya topuklarına ya sağına soluna yada ayaklarının ucuna doğru, toprağa sadece toprağa bakmaya zorlarmış insanı…
Aydınlık vakitlerde ise gölge, görüntünün yanında, yanıbaşında toprağın tam üzerinde olurmuş kimi zamanlar…
Ve gece karanlığının üstünde mübarek bir kandil gibi parlayan ay ışığındaki gölge; karanlığın ortasında dört bir yana uzanırken ne kadar ileriye, ne kadar öteye, ne kadar uzağa bakılırsa bakılsın şaşırtıcı biçimde yine toprağı gösterirmiş insanoğluna…

Şöyle bir şey söylermiş sanki de gölgelerimiz gün içerisinde yada gece boyunca…
’’Mağrurlanma insanoğlu senden büyük Allah var…’’

Herkes padişah olamayacağına göre kendi uyarıcısını kendi yanında, kendi içinde taşımalı, kendi cumasında kendi kendisini selamlamalıymış nitekim…
Kendi kendine hatırlatmalıymış insanoğlu…

Aydınlık yada karanlık hikayesi bir yana, gözünü dünyaya diken frenk algısının sadece durduğu yerle kaim kıldığı aydınlık, karanlık ve gölge kombinasyonu işin içine ‘zaman’ ‘insan’ ve ‘iman’ katılınca bir başka yerede götürebilirmiş insanoğlunu…

Varsın kim hangi zaman parçası için ne söylerse söylesin, herkesin söylediği kendi zamanınca, kendi sanatınca ve kendi imanınca anlam kazanırmış…

İyi ki gece varmış, iyi ki geceler boyu gölgelerimiz görüntümüzün rağmına uzun, upuzunca toprağa düşer, toprağı kucaklar, toprağa uzanırmış ve şöyle bir gerçeği fısıldarmış her daim…
’…Mağrurlanma İnsanoğlu senden büyük ALLAH var…’

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
.....

Hakkımda

1966 Erzurum doğumluyum.Atatürk Üniversitesi İdari İlimler ve Bilimler Fakültesinden 1989'da mezun oldum. Diplomam İktisatçı olmasına rağmen, kuramsal edebiyat ve her tür yazınsal uğraşa dair estetik, eleştiri, kuram eksenli okurum. Halen kamuda orta düzey idareciyim.Sanal ortamda birkaç yerde yazıyorum. Kitaphaber ve Le Poete Travaille ( Şair Çalışıyor) dergilerinde çalışmalarım halen sürüyor. Türk ve batı edebiyatı eksenli okumalarım ve çalışmalarım devam ediyor. Edebiyatla ilgilenen ve bu amaçla toplanıp

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Blog RSS
Diğer Eserleri
Diğer Eserleri-2
Diğer Eserleri-3
Kitap (tanıtım - eleştiri)
( YAZIN ) I KUŞATAN YAZI: ROLAND BARTHES
ÜLKÜCÜ HAREKETTE AĞABEYLİK MÜESSESESİ
Webmaster

Kategoriler

Arkadaşlar

Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:4
| Sonraki Sayfa